tr-TRen-US

 

Ref’i Cevat Ulunay’ın Gözünden  Türk Daması, Damacılar ve Olaylar

 

Yrd.Doç.Dr. Bülent Ayberk

 

Dama üzerine yazılı kaynak bulmak çok zor; hatta neredeyse olanaksız bile denilebilir. Çoğunlukla kahvehaneler üzerine yapılan çalışmalardan yola çıkarak, kelimelerin arasında iz sürercesine elde edilebilecek bilgilerle, yaklaşık bir tahmin yürütmemizi sağlayan bir dama kültür evreni oluşturulabilir. Böyle yoksunluklarla dolu bir ortamda Refi’ Cevat Ulunay, kaleme aldığı dama üzerine anılarıyla önemli bir ad olarak öne çıkmaktadır. Yazar, özellikle Milliyet gazetesindeki “Takvimden Bir Yaprak” adlı köşesinde eski damacıları ve İstanbul’daki yaşamlarına ilişkin değerli ayrıntılara yer vererek konu etmiştir.

Bu yazıda yazarın damacılara ilişkin tanık olduğu çarpıcı olaylara yer verilmektedir. Böylece geçmişten günümüze oyuncuların davranış biçimlerinin ne denli benzer olduğunu ve süregelen bir geleneğin izlerini yazılarında okumaktayız. Bu kültürü tanımayanlar için, yaşamın içinden alıntılanmış bu canlı sahneler, okuyucuya fikir vermekte iken; dama kültürünü bilenler açısından ise geçmişle ilişki kurmak açısından önemli bilgiler sunmaktadır.

1890 Şam doğumlu olan Ref’i Cevat, uzun yıllara yayılan gazetecilik yaşamına 19 yaşında adım atmıştır. Genç yaşlarında dönemin siyasi yaşamı içinde yer alan yazar, kendisini yazın yaşamına sonradan yön verecek olan olaylar içinde bulmuştur. Yüzellilikler listesi içinde yurt dışına çıkarılmış, uzun yıllar Avrupa ve Mısır, Hindistan, Pakistan gibi şehirlerde bulunmuş; sonrasında Türkiye’ye dönmüştür. “Sürgün Hatıraları” adlı kitabında iki yıl kaldığı Sinop cezaevinde yaşadığı sıkıntılı günlerini anlatmıştır. Bu sürgün yılları, meslek yaşamının ikinci devresi olarak adlandırılabilecek olan dönemde, siyasetten uzak bir gazetecilik anlayışı ile yazı kaleme almasında etkili olmuştur. Özellikle yazın yaşamının bu yıllarında, dama ve dama oyuncularına ilişkin önemli bilgilerini kayıt altına alması nedeniyle önemlidir. 1938’de Yeni Sabah gazetesinde yazan yazar sonrasında, 1953 yılında Milliyet gazetesine geçerek, ömrünün sonuna kadar burada yazmayı sürdürmüştür (Karacar, 2010). Sohbet türündeki yazılarında günlük yaşamı ve geçmişi konu almış; eğitici, öğretici olmaktan çok eğlendirici bir yaklaşımla yazılarını kaleme almıştır. (Ana Brittanica, Cilt21)

 

 

Görsel 1

Refi’ Cevat Ulunay’ın Milliyet Gazetesindeki köşesi için kullanılan görsel.

Olayları okuyucuya aktarırken karşılıklı konuşmalar biçiminde vermiş; böylece, canlı bir sahne içinde kendini bulan okuyucu, neredeyse gözünün önünde biçimlenmeye başlayan bu yaşayan dünyada, bir kulak misafiri ve izleyiciye dönüştürmüştür. Dama oyununu iyi bilen yazar, oyuna ilişkin özel kavramları ustaca kullanmış, başarılı gözlemleriyle damacılara özgü ruh hallerini ustaca yansıtarak, o dünyayı tüm gerçekliğiyle göstermiştir.

Damacı Edhem Efendi ve Sultan Abdülaziz arasında geçen olayları anlattığı 1964 tarihli köşe yazısına uygun gördüğü “Eski Devir Nüktedanları” başlığı, dama oyuncularının çevresinde gelişen mizah kültürünün o dönem için ne denli önemli olduğunun bir ispatıdır. Bu önemli ve değerli bir tespittir. Günümüzde de dama topluluğunun arasında tanık olunan mizahi olayların, yalnız bugüne özgü olmadığı; miras alınan bu kültür birikiminin böyle bir potansiyeli taşıdığını göstermektedir.

Dama oyununun Osmanlı döneminde rağbet görmesine bizzat padişah Abdülaziz’in katkısı çok büyük olmuştur. Sultan Abdülaziz karşına bir dama oyuncusunun rakip olarak oturması Abdülaziz’in alçakgönüllülüğü ve bu kültüre sahip çıkma konusundaki seçkin davranışına örnek oluşturduğu gibi; dama oyunun Osmanlı sarayında gördüğü takdiri de göstermektedir. Ulunay, bu iki usta oyuncunun arasında geçen konuşmayı betimlediği sahneyi şu kelimelerle aktarır:

Ethem efendinin fikir oyunu olan damada büyük kudreti vardı. “Açmaz” denilen üç bin oyunu vardı ki, bunları düşünmeden kolaylıkla oynardı. .

Ethem efendi, arada Padişaha yenilirdi, Bir gün Sultan Aziz, Ethem efendiyi yenmiş ve bu galebeden gururlanarak:

-Ethem, demiş, senin damacılıktaki şöhretin nerede kaldı? İşte en basit bir oyundan kaçamadın…

Ethem efendi, sesini çıkarmamış. Tekrar, taşları dizmişler. Ethem efendi, üç taş çıkarmış.

-Ne yapıyorsun?

-Efendim, Müsaade-i-şahaneleriyle bir tecrübede bulunmak istedim.

Oyuna başlamışlar. Ethem efendi, o ana kadar kullanmadığı bir açmazla Padişahı sıkıştırmış. Ayağa kalkarak yerle bir temenna etmiş.

-Ethem ustalığını gösterdin. (Ulunay, 1964)

 

Ref’i Cevat, dama oynanan mekanların adlarını da yazılarında vermektedir. Ayrıntılı mekansal betimlere girmemekle beraber; yazılarındaki mekan duygusu yalnızca olayların ve kişilerin arka planını oluşturacak biçimde verilmekte; mekan, dama oyun etkinliğinin içinde gerçekleştiği bir tamamlayıcıya dönüşmektedir. 1964 tarihli yazısında “Yine Damacılar” başlıklı yazısında ise Selimiye’de bulunan Çiçekçi kahvesi ve Fatih Çarşamba’da bulunan Çavuşun kahvesi adlı damacıların sık gittiği kahvehanelerinde söz etmektedir. Özellikle Çavuşun kahvesi için “bir nevi dama stadyomu gibi idi” gibi bir betimlemeyi kullanmayı seçmesi, bu mekanın dama topluluğu açısından kazandığı işlevi tanımlamıştır.

Ayrıca, bu yazısında o dönem ustalarının adlarını öğrenmekteyiz: Peynirci Bodos, İsmet Molla, Limoncu Tatar Hüseyin ve Eyüplü Mürvet Efendi (Ulunay, 1964). Damacılar arasında yaygın olan bu lakap geleneğinin, bugüne özgü bir ad yakıştırma alışkanlığından çok daha fazla olarak Ulunay’ın tespit ettiği üzere bir gelenek olduğunu görmekteyiz. Bu durum geçmişten günümüze dama kültüründe ayrılamaz bir öğe olmuştur.

Yazarların bazı kahvehaneler için kullandığı karnavalesk mekanlar tanımı, (Kömeçoğlu, 2010) aşık kahvehaneleri gibi bedensel performansın da etkin kullanıldığı teatral içerikli mekanları tanımlamaktadır. Her ne kadar kavram, bu içeriği ile dama kahvehanelerini dışarıda bırakmış bile olsa dama kahvehanelerini tanıyanlar açısından adeta bir gösteri içeriği kazanan oyun süreci şaşırtıcı değildir.

“Bunlar dama tahtasının başına geçerler, bütün meraklılar etraflarını etraflarını alır. Derin bir sükût içinde oyuna devam eder.  Başka oyunlar gibi etraftan müdahale, tenkid yoktur. Kimse gözden gayri bir hissini işletmez. Yalnız arada:

-         Bana bir sade kahve.  Bana bir çay, Şu nargileye  bir küçük ateş!

Gibi emirler işitilir. Oyuncular, kendilerini öylesine oyuna verirlerdi ki saatler geçer, kimsenin haberi olmaz. (…) (Ulunay, 1964).

Ayrıca iki ustanın karşılaşmasını aktardığı bir gözleminde oyunun ve rekabetin hem oyuncular, hem seyirciler tarafından ne kadar önemsendiğini şu olayla aktarmaktadır:

“Peynirci Bodos’un en kuvvetli rakibi İsmet Molla idi. Bir gün bir dama oyunu 24 saat sürmüştü. Bütün meraklılar gece yarısına kadar kahvehanede kalıyorlar, oyunu üstüne bir bez örterek olduğu gibi bırakıyorlar. Kahvenin kapısını da kapıyorlar, iple bağlayıp kırmızı mum ile mühürledikten sonra ertesi gün devam etmek üzere herkes evlerine dağılıyorlardı.” (Ulunay, 1964)

Milliyet gazetesindeki köşesinde aktardığı bu gözlemini, “Eski İstanbul Kabadayıları Sayılı Fırtınalar” adlı kitabında çok canlı ve sürükleyici bir anlatımla canlandırmaktadır. Romanında yer alan bu bölüme, bir dama oyununun ne denli yüksek seviyede bir odaklanmayla ve bazen uzun bir zaman dilimine yayılarak oynandığını, gösteren iyi bir örnek olması nedeniyle yer verilmiştir. Burada söz edilen davranış biçimi bir kurgu değildir. Günümüzde de dama oyuncularını biraz olsun tanıyan herkes, bir oyun üzerine odaklanan usta bir dama oyuncusunun, trafikte dikkat dağınıklığı endişesi nedeniyle araba bile kullanmamasının şaşırılacak bir durum olmadığını bileceklerdir.

Yazar, Molla beyle sohbet etmekte, eskide kalmış bir oyun üzerine konuşmaktadır:

-Aman Molla Bey, Bir oyun iki hafta sürer mi?

- Sürer ya..Bizim Çarşamba’daki kahvehanede oldu. Bir gece yatsı namazından sonra dama tahtasını başına oturduk, düşün babam düşün. Herif çetin oynuyor.

-Kahvede gürültü filan olmuyor mu?

-Hadlerine mi düşmüş? Çıt yok. İstanbul’un bütün dama meraklıları da orada bizi seyrediyorlar. Gece yarısına kadar oynadık.

-Sonra?

-Sonra… Kalktık. Oyunu bir taşa dokunmadan olduğu gibi bıraktık. Kahvenin pencerelerin, kapısını kapadık, iple bağlayıp kırmızı mühür mumu ile mühürledik, gittik. Ertesi akşam geldik. Herkesin önünde mühürleri söktük. Tekrar oyuna başladık. O akşam da bitmedi. Yine pencereleri, kapıları mühürledik. Ertesi akşam geldik… Devam ettik. Bunu işiten meraklıların hepsi kapıda bekliyorlardı… Oyuna oturduğumuz zaman kimse nefes bile alamıyordu.

Karamanlı, en az yarım saatte bir taş oynatıyordu. İnanır mısın? Bazı akşam ikimiz de karşılıklı hiçbir oyu oynamıyorduk.

-Böylece on beş gün geçti.

- Evet, on beş gün geçti. Son gece baktım ki gavuru yenemeyeceğim. (…) (Ulunay, 2003)



Görsel 2

Ulunay’ın dama oyununa ilişkin günlük yaşamdan ve anılardan derleyerek ilgi çekici olayları anlattığı kitabının kapağı

İstanbul’un kabadayılar dünyasından farklı karakterlerin yaşamlarından kesitler sunarak kurguladığı, canlı anlatımlarla dolu kitabının bir bölümünde; dama oyununa çok meraklı olan İsmet Molla’nın iyi bir damacı olan Hüseyin Efendinin daveti üzerine gittiği İstanbul’un Topbaşı semtinde, o dönemlerde bulunan akıl hastanesinde başından geçenleri anlatmaktadır. Aslında çok eğlenceli olan bu olay, dama oyuncularının yaşamlarının ne denli sürprizlerle ve mizahi öğelerle dolu olduğunu kanıtlayan güzel bir örnektir. Oyunda önce izleyici olan Hacı Fettah Bey, daha sonrasında rakip olarak oyuna katılır. Her ne kadar ilk anda akıl hastası olduğu anlaşılmayan bu adam, İsmet Molla’nın bile üstesinden gelemeyeceği kadar iyi bir damacıdır.

Aşağıda kitaptan alıntılanan bölüm, yazarın bu teknik içerikli konuşmaları aktarış biçimi ve oyuncuların oyun hakkında aralarında geçen konuşmalar ve yorumlar bakımından önemlidir. Olay örgüsü, gerçekte bir hasta olan Hacı Fettah beyin, Hüseyin Efendiye bir hocanın öğrencisine seslenişinde olduğu gibi “Hüseyin! kalk oradan” dedikten sonra başlar:

Hacı bey gözlerini büzerek bir hesap yaptı, kenar taşlarından birini sürdü. Sonra bana

-         Sıra sizin.

Dedi. Dedi ama vaziyete baktım, ikinci hamlede bana bir taş verecek, üç taş alacak, Şöyle bir toparlandım:

-         Ne o beyefendi dedi, derlendiniz toplandınız.

 

-         Cevap vermedim. Hemen ona mukabil müdafaayı yaptım.

 

-         Aferin Molla Bey, dedi, yapacağım kolponun ne olduğunu anladınız. Buna “Japon hamlesi” derler. Bir tarihte buraya Japon vapuru gelmişti. Japonlar iyi dama oynarlarmış, bizi gemilerine davet ettiler. Gittik… Bana bu hamleyi yaptılar, kendimi güç toparladım. (Ulunay, 2003)

 

Yukarıda söz edildiği üzere Refi’nin daha önce gazete yazılarında yer verdiği yaşanmış olaylardan bu romanında yararlanması ve canlı bir anlatımla bunları betimlemesidir. Bu olayın aslına yazımızın son bölümünde yer verilmiştir.

 

Ben hamlenin bir ötesini hesap etmiştim. O, hamlenin bütün neticelerini bildiğimi zannetmişti.

Oyun ciddiyet kazanıyordu. Artık her hamle için biraz fazlaca düşünüyordum. Hacı Bey:

-         Molla Bey, dedi, demin Hüseyin efendiye çok düşünüyorsun, diyordun, şimdi sen de düşünüyorsun.

 

Cevap vermedim. Deli damacı iyi oyuncu idi ama hiç çenesi durmuyordu ve biraz da adamı sinirlendirecek laflar söylüyordu.

 

Nihayet korktuğum başıma geldi:

 

Bir hamlesini hesap edemedim. Bana taş verdi, arkadan toplaya toplaya damaya çıktı.

Oyunu kaybetmiştim…Bıraktım.

Deminden beri bizi takip eden Hüseyin Efendi sordu:

 

-Ne oldu Beyefendi?

 

Hacı Bey, yerle bir temana çakarak:

 

-Beyefendi hazretleri, müsaade buyurdular. Dedi, sonra biraz alaylı bir eda ile sordu:

 

-Bir oyun daha?

 

-Hayhay…

 

Taşları dizdik. Deli damacı:

 

-Yeni oyuna başlıyoruz. Karşınızda Hüseyin Efendi yok.

 

-Ben varım, dikkat edin.

 

-Hacı Bey, bu lakırdıları bırakın da oynayalım.

 

-Maksadımı anlatamadım, isterseniz bir iki taş çıkartayım demek istiyorum.

 

-Rica ederim. Böyle tekliflerde bulunmayın.

 

-Buna kızacak bir şey yok, ben sizden çok kuvvetliyim.

 

-Olabilir efendim, fakat sürekli bunu tekrar ediyorsunuz.

 

-eşit olalım diye söylüyorum.

 

-İstemem efendim. Oynayacaksak baş başa oynayalım.

 

(…)

 

Bu sefer bütün dama bilgimi topladım. Artık bu deliye yenilmeyecektim, ikinci oyuna başladık. (…)

 

İlk taşları sürdük. Eskiden beri bildiğim bir oyunu tatbik için zemin hazırlamak istedim. Deli, bir kahkaha attı. Hayretle sordum.

 

-Ne var, neye güldünüz?

- Bana elhapı bozdurdunuz.

 

-Niçin?

 

-Siz beni piç Osman’ın açmazına düşürmek istediniz de… Halbuki bakınız. Ben şu taşı sürmekle sizin bütün planınızı karşılayıverdim. (…) (Ulunay, 2003)

 

Böyle atışmalarla uzun süren sahnenin sonu yazarın tanımlamasıyla “deli” damacının kendini kaybetmesiyle ve görevlilerin kendisinin sakinleştirmesiyle son bulmaktadır.

 

Yukarıda sözünü ettiğimiz Japon donamasının İstanbul ziyaretinin aslını Ulunay, şöyle anlatmaktadır.

 

‘Bizde dama merakı satranç merakını geçmiştir.

 

Satranç oynayanlar mahduttur ve satrançta bizde milletler arası bir şampiyon çıkmamıştır. Halbuki İstanbul’a gelen bir Japon gemisinin dama meraklısı mürettebatı Türklerin çok kuvvetli damacılar olduklarını haber alarak en usta damacıyı gemilerine davet etmişler ve o zamanda damacılıkta büyük şöhreti olan ziya bey padişahın iradesiyle gemiye gitmiş, Japon şampiyonları evire çevire yenmiştir.

 

Ziya beyin elini öpen geminin süvarisi, Ziya Bey’e Narval balığı kemiğinden yapılmış gayet kıymetli bir dama takımı hediye etmiştir.

 

Müzede olması gereken bu kıymetli yadigâr kim bilir ne oldu?’ (Ulunay, 1964 )

 

Ulunay’ın dünyanın en iyi damacılarını çıkartan kendi topluma yönelik bu serzenişi duyarlı herkesi bugün de rahatsız edecektir. Ürettiği kültüre değer biçememek, günümüzde de süren, gözlenebilen bir davranış kodu. Yukarıda anlatılan bu olay, adeta uzun bir zaman yayılan bir umursamazlığın sembolleştirilmiş bir anlatımı olarak görülemez mi?

Geçmiş kuşaklar, farklı kültür üyelerinin değerini bilerek yücelttiği bu yeteneğimizi, müzelerde koruyamadı ve geleceğe, bizlere bilimsel ilkelere dayalı olarak aktaramadı. Yeraltına çekilen bu oyun, Anadolu’nun uzak köşelerinde, vefakar insanların çabalarıyla günümüze kadar geldi. Dama oyun geleneği yazılı olarak kayıt altına alınabilmiş olsaydı; bugün birikmiş büyük bir kaynağa sahip olarak, dama üzerine önemli kuramsal çalışmalar yapılabilirdi.

Bu konuda önemli bir yazın türü olan anı, Osmanlı ülkesine haçlı seferleri, sefirlik, gezi, ticaret, misyonerlik, vb. sebeplerle gelen batılıların tekelinde kalmıştır. Kaldıkları süre içinde gözlemledikleri olayları, çeşitli bakış açıları ve değerlendirmelerle yazmışlar ve bunları yayınlamışlardır. Tanzimata kadar anı yazma geleneği olmayan Osmanlı aydını sonrasında anı yazma geleneği oluşturmuştur. Diğer edebi türleri beslemekte ve onlara kaynaklık etmekte olan böyle önemli yazın türünün yazımına bu kadar geç başlamasına ve düşünce yaşamımıza yerleşememesine ilişkin çeşitli görüşler öne sürülse de (Karakoç, 1999); bu durum dama oyunu ile ilgili olarak ne kadar önemli bir yoksunluk içinde kaldığımızı da açıkça ortaya koymaktadır.

Kahvehaneler üzerine yazılmış, çok sayıda çalışma olmasına karşın; Dama oyunu ve kahvehaneleri göz ardı edilen konulardan biri olarak kalmıştır. Osmanlı vatandaşı olan Matbaacı Arakil’in 1888 yılında yazmış olduğu dama kitabı (Güldeste ve Çiftçi, 2015) ve sonrasında kaleme alınan kitaplar yalnızca hurda, açmaz v.b.g. oyun teknikleri üzerine görsel anlatımlı olarak kaleme alınmıştır.

Özellikle şu belirtilmelidir ki, kahve ve kahvehanenin Osmanlı toplum yaşamı içerisindeki seyri, tarihçilerin verdiği bilgiler ve resmi belgelerden çok, edebi metinlerden yola çıkarak ele alınmalıdır. Bunun nedeni şöyle açıklanabilir; tarihçilerin verdiği bilgiler ve resmi belgeler, olayların daha çok devletle olan ilişkisini ortaya çıkarmaktadır - kahvehaneler üzerine yapılan çalışmalardaki güncel eğilimler göz önüne alındığında kamusal mekanın siyasi otorite ilişkisi üzerinden değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir (Yaşar, 2005). – oysa ki, edebi içerikli belgeler, kahvehanelerin günlük yaşamda oynadığı rolü, tüm yönleriyle gözler önüne sermekte ve yaşamın canlılığını yansıtmaktadır. (Açıkgöz, 1999)

Bu nedenlerle günlük yaşam üzerine gözlemlerini kayda olan Ref’i Cevat, dama kültürü üzerine yazdıklarıyla önemli  bir görevi yerine getirmiştir.

  

KAYNAKÇA:

 

Kaçarar M., (2010). Refi’ Cevad Ulunay’ın Süreli Yayınlardaki Yazıları, Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ana Britannica, Ref’i Cevad Ulunay, Cilt 21, Sayfa 382

Ulunay, R. (1967, 26 Haziran). “Damacı Edhem Efendi, Millliyet

 

Ulunay, R. (1964, 02 Ağustos). “Yine Damacılar”, Milliyet

.

Kömeçoğlu U. (2010). “Homo Ludens Ve Homo Sapiens arasında Kamusallık Ve Toplumsallık: Osmanlı Kahvehaneleri” Osmanlı Kahvehaneleri – Mekan, Sosyalleşme, İktidar. Ed: Ahmet Yaşar, İstanbul: Kitap Yayınevi, sf. 49

Ulunay, R. C. (2003). Eki İstanbul Kabadayıları Sayılı Fırtınalar. İstanbul: Arma Yayınları

Karakoç İ. (1999) “Yabancıların Hatıralarında Osmanlı İmparatorluğu Ve Yabancı Yazarların Osmanlılarla İlgili Olarak Türkçe’de Yayımlanmış Anıları Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Ankara: Yeni Türkiye. Cilt 9. Sf. 94

Arakil, (2015). Osmanlı Döneminden Günümüze Kadar Ulaşan Türk Daması Açmaz Oyunları (Çev: Çiftçi, H. ve Güldeste, B.) Türk Daması Federasyonu (Kitabın Orijnal Basımı 1888)

 

Açıkgöz N. (1999) “Kahvenin Edebi Serüveni” Osmanlı Ansiklopedisi: Kültür Sanat.   Ankara: Yeni Türkiye. Cilt 9.

Yaşar, A. (2005). Osmanlı Şehir Mekanları: Kahvehane Literatürü. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi. Cilt 3, Sayı 6, Sayfa 237-256.

 

GÖRSELLER

Ulunay, R. C. (2004). Bu Gözler Neler Gördü. İstanbul: Sebil Yayınları

Ulunay, R. C. (2003). Eki İstanbul Kabadayıları Sayılı Fırtınalar. İstanbul: Arma Yayınları